OKUDUĞUM KİTAPLAR,
Aziz Nesin
Mayıs 2011
Kendi yakınlarının da katıldığı tanımlamayla, “hırçın ve zor” bir insanmış Aziz Nesin. Ama bende sadece hüzün uyandırdı bu kitap. Bir de saygı. Çalışkanlığına, titizliğine, yaptığı işi ciddiye alışına, açık sözlülüğüne saygı ve sebebini arayıp bulamadığım, köklerinden kopuşuna hüzün.
İlk kez ondan bir kitap okuyorum. Hırçın bir karakter, insanı sabit fikirli yapar mı? İnsan hem hırçın hem de sabit fikirli olunca ister istemez sivri dilli olur mu? (Bu soruların cevabını biliyorum aslında ama tamamen kendimden, kendi yaşadıklarımdan.) Eğer cevap ‘evet’se iyi ki başka kitabını okumamışım. Kendisini hüzünle karışık saygıyla hatırlamayı tercih ederim.
Asker kökenli oluşundan gelen disiplin anlayışını okumaya, yazmaya yönlendirince ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor: Başladığı her kitabı satır satır sonuna kadar okuyan (çoğu kez bir-iki gün içinde), okurken sayfa boşluklarına notlar alan, daha sonra bu notları da içeren okuma günlükleri için değerlendirme yazıları yazan, yazdıklarını “okuduğum kitaplar” dosyasında toplayan, bazı kitapları, eğer hatırlayamayacak kadar eskiden okumuşsa ikinci kez okumaktan üşenmeyen bir okur.
Bu notlar yazarın ele aldığı konudan üslubuna, kullandığı dilden ideolojisine varıncaya kadar geniş bir yelpazede tutulmaktadır. Bir yandan da okunan kitapta geçen bilinmedik bir konuyla ilgili olarak ansiklopediler karıştırılmakta, araştırmalar yapılmakta, daha önce yazılmış değerlendirme yazılarına döne döne tekrar bakılmakta ve bütün bunlar bir-iki gün içinde yapılıp kotarılmaktadır. İnsanın isyan edesi geliyor. Ne zaman uyumuş, çalışmış, yaşamış bu adam? 70’li yaşlarda tutulan bu notlarda “şunu yazmalıyım, bunu incelemeliyim, şunu çalışmalıyım, bunu denemeliyim” diyerek kendine hedefler koyması da enerjisini gösteriyor. (Çalışkanlığın sadece ahlaki bir alışkanlık meselesi olmadığını; vücut kimyasıyla ilgili bir enerji meselesi olduğunu düşünmeye başlamıştım epeydir zaten.)
Böylece klasörler dolusu notlar birikir. Bunlar sadece kendisi için tutulmuş notlardır. Yazarın ölümünden sonra yayınlanır bu notlar. (Kişinin sadece kendisi için not tutmasında kendine verdiği değer ve önemi görüyorum nedense. Hep başkaları için yaşamış olmanın iyi bir şey olmadığı o kadar açık ki, kendini geliştirmeyi bu nedenle ihmal etmiş birinin varacağı son durak başkalarına verecek hiçbir şeyinin kalmaması olabiliyor.)
Yazar bir yandan okuduğu kitapları değerlendirirken bir yandan da iyi öykü, iyi roman, iyi şiir ölçütleri konusunda net fikirler ortaya koymuş ve bol örnek vermiş. Bu açıdan, benim gibi alanın korkak gözlemcileri için öğretici. Aynı zamanda da kendi beğenini ölçü alma konusunda cesaret verici.
Kitapta 1964-1995 yılları arasında okunmuş 100 kitap üzerine son derece samimi, açık sözlü (sadece kendi için tutulmuş notlar olduğunu bir kez daha hatırlayalım) değerlendirmeler var. Bunlardan sadece 4-5’ini ben de okumuştum. İnsanın kendi okuyup değerlendirdiği bir kitabı bir kez de yetkin bir ismin gözleriyle yeniden okuması gibi bir şey bu. Çok hoş. Acaba bundan sonra kitaplar üzerine yazılmış kitapları okumadan önde orada ele alınmış kitapları okuyarak mı başlasam işe, diye çılgınca düşünceler geliyor aklıma. Ben ne diyorum Allahım? Sen aklıma mukayyet ol!
Aziz Nesin’in çalışkanlığına bir örnek olması için, 1984 tarihinde onbeş gün Bayramoğlu’nda, on gün de Antalya’da geçirmek zorunda kaldığı zorunlu tatilde neler yaptığına bakmak yeter: Dokuz öykü, Benim Delilerim’in son fasikülü, Se-Be-Se-Me Genel Müdürlüğü romanının sonu, Benim Delilerim’in düzeltmeleri ve ekleri yazılmış; üç roman okunmuş ve bir de romana başlanmış. (Tekrar, sen aklıma mukayyet ol Allahım!)
AZİZ NESİN’DEN OKUMA-YAZMA-YAZAR OLMA ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
- Sedat Simavi’ye göre yazar kendini ağır satmalıydı. Zırtpırt ortalarda görünmemeliydi. Çünkü yazar sıradan bir insan değildi.
Halkın arasına katılmak ya da katılmamak, sıradan bir insan olarak yaşamak ya da yaşamamak…Bunu insan, sanırım ki, seçerek yapmaz, kendiliğinden olur bu…
Halkçı, solcu olup halk arasına girmeyenlere karşılık, bir de halkçı görünmek için (sözde halkçı-popülist) halkın içine kendilerini zorlayarak girenler var. Ne yapay, ne zorlama davranıştır bu…İğrenirim bunlardan. Halkın arasına –türlü nedenlerle- giremeyenleri bunlara yeğlerim. (s.36-37)
- Bir yazar, her yazdığında keramet olduğunu sanmamalıdır. (..)Yazdıklarının on katını yazmış olsaydı, kitabı için bu yazılanların belki yarısını bile seçmeyecekti. (s.40)
- Aydın görünme çabası, hatta telaşı içinde olanlar yalın yazamazlar, özellikle yazmak istemezler. Yalın yazmanın, çok daha derin ve geniş bilgi gerektirdiğinin ayrımında bile değillerdir. (s.40)
- Kendine çok güvenli olmak ya da okurları hiçe saymak, okurlardan korkmamak bir yazar için en kötü nitelik. (dili doğru kullanmak için gereken titizliği anlatırken) (s.48)
- Sanırım (…) da bu edebiyat yapma merakı, klasik öğrenim görmemiş olmanın aşağılık duygusundan ileri geliyor. Kimi eksikliklerini, bakın ben neler de biliyorum, neler de yazabiliyorum gösterisinin süsleriyle örtüp gizlemeye çalışıyor. (s.49)
- Taşralılık diye nitelediğim özenmeler, özentiler, yazınsallık zorlamaları, salt taşrada yaşamaktan ileri gelmese gerek; taşrada bir taşralı gibi yaşamaktan ileri geliyor olmalı…Yazında taşralılık, salt taşrada yaşamak değil, her nerede olursa olsun taşralı olarak yaşamaktır; çünkü büyük kentte de taşralı yazarlarımız var. (s.92) (bu konuya kitap boyunca değindiği birkaç yerde tekrarlanan bir eski İstanbul deyişi var: Kenarın dilberi nazlı olsa da nazenin olamaz. Ör.s.235)
- (..) çaba gösterse, bunlardan çok daha güzel öyküler yazabilirdi. Tatlı canını sıkmak istememiş. Evet, tam işte böyle; (..) hiçbir zaman tatlı canını zora sokmak istemeyen yazarlardan…her şeyleri var yazar olmak için de, salt bu zoru denemek, kendilerini zora sokmak istekleri, tutkuları yok. (s.94)
- Benim için bir sanat yapıtının (yazın yapıtının özellikle) değerli olabilmesi için, genel ve herkesçe benimsenmiş değer ölçütlerinden başka, benim öznel bir değer ölçütüme göre de değerli olması gerekir. Bu öznel değer ölçütüm, belki de yazar olmanın bencilliğinden ileri geliyor. Okuduğum bir yazın yapıtının –öteki değerlerinin dışında- bana göre değerli olabilmesi için, o yapıtın bana neler esinlendirdiğine, beni coşkulandırıp coşkulandırmadığına, bana ne oranda kaynaklık edebildiğine, çevrenimi genişletip genişletmediğine bakarım. (s.124)
- Herkes için yazmak demek, yazılanı herkesin aynı oranda ve yazarının anlaşılmasını istediği düzeyde ve derinlikte anlaması demek değildir. Herkesin kendine göre, kendi kültür anteninin kapasitesine göre anlaması demektir. Çok kez bana kitaplarımın çok satışının nedenini sormuşlardır. Birçok nedeni var ama baş nedeni bu: Kitaplarımı herkesin kendince anlayabilmesi için çok uğraşıyor; çok zorluklar çekiyorum yine de tam başaramıyorum. Bu yüzden kitaplarım köy kahvelerinde de var, büyük kentlerin zengin evlerinin kitaplıklarında da…O seçkin, en seçkin ve saygın kişiler de anlıyor, çocuklar da, yeni okur-yazar olanlar da…
Kendilerini zora sokmayıp şiirlerini –ya da düz yazılarını-anlamaları için okurlarını zora sokanların, gerçekten de kitaplarını az ve öz seçkin kişilerin almasını istediklerine de inanmıyorum. Çünkü bunlardan çoğunu, kitaplarının çok satılması, yayılması için, kitap imzası günlerinde, kitap fuarlarında, açık oturum ve bunlara benzer yerlerde ne bayağılıklara katlandıklarını, ne pis tezgahtarlıklar yaptıklarını, utanmadan ve yazar onurunu hiç düşünmeden ne çığırtkanlıklar yaptıklarını çok gördüm ve iğrendim. Öyle ki, bakışlarından bile üstüme başıma pis bişey bulaşacakmış gibi oldum.
Kitaplarının satılmasını, çevrilmesini bu denli çok istediklerine göre, öyleyse bunlar yazdıklarının salt seçkinlerin, salt saygınların anlamalarını ister görünmelerinde içten değiller. Sahtecilik yapıyorlar. Öyleyse neden o kapalı şiirleri yazıyorlar ve anlayabilmeleri için okurlarından kendilerini zorlamalarını istiyorlar? Çünkü, her okurun kendince anlayabileceği şiirleri yazmak ellerinden gelmiyor, hem yeteneksizdirler, hem de tembeldirler. Kendilerini zorlayacaklarına okurlarını zora koşmak istiyorlar. (s.132)
· Sevdiğim insanlar iyi yazamıyor, iyi yazanların çoğu da iyi insan değil. (s.254)
· Bir yazın kitabının değeri nasıl anlaşılır? Kitabı okuyup bitirdikten sonra bizde bir tat, bir güzellik tadı bırakıyor mu, bırakmıyor mu? Okuyanı artırıyor mu, artırmıyor mu? Bence bir yazın yapıtının değeri, bu sorulara verilecek yanıtla anlaşılır. Bilimsel kitap için, ayrıca okura öğretiyor muve ne öğretiyor, diye sorarım. (s.260)
· Çok yavaş okuyorum kitapları, döne döne…Çok zamanımı alıyor ama, yavaş okumamdan hiçbir yakınmam yok. Düşüne düşüne, notlar alarak, yazarak, kimi yerlerini bikaç kez yineleye yineleye okuyorum kitapları ve üstelik kitapların böyle okunmalarından yanayım. Çabuk okuma yöntemleri bulunmuş, kursları bile açılmış…Hayır, ben yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara, öve seve ve söve söve okumaktan yanayım. Öyle gereksiz yerlerde zamanımızı boşuna harcıyoruz ki, kitap okumak için harcadığımız zaman bana hiç de boşuna gelmiyor. (s.268)
· Bunlar da yazın dolandırıcıları. Söyleyecek sözleri olmadığından, öyle gizemli hiçbişey yazarlar ki, ha şimdi bişey söyleyecek, ha şimdi diye okuya okuya, bir de bakarsınız o hiçbişey olan romanı okuyup bitirmişsiniz. (s.272)
· Yazar, her ne yazarsa yazsın, hatta bir ağacı yazsa bile, kendini yazmış olur. (s.306)
· Yazarak kurtulmak duygusu, yani yazmadan dinginleşememek, yazarlığın ilk koşullarından biri olmalı. (onsekiz yaşındaki Goethe’den bir alıntı: “Yazayım da hırsım kalemimden çıksın; yoksa, kimbilir ne olmaz işlere kalkışacağım.” (s.342) Fatma Bayram 26.5.2011