ÇOCUKLUK YILLARI
MEHMET SEYDA
Yazarların çocukluk yıllarıyla alakalı dergilerde yazdıklarını bir araya getiren Mehmet Seyda böylece güzel bir kitaba da imza atmış. Birçok dergide kalma ve kaybolma tehlikesi geçirecek yazılar da iki kapak arasına girmiş. Toplam 59 yazar var. Çoğu kasaba ve köy orjinli birkaç da şehirli var tabi… Doğum tarihleri ise bin dokuzyüzlerin başı denilebilecek 1905’lerden 1940 kadar uzanıyor. Dolayısıyla konjüktür ve gündelik hayata dair bilgilenmeler de mümkün. Bu konuda çalışanların bakmayı ihmal etmemesi gereken bir kitap aynı zamanda…
Yazarların çocukluklarını anlatmaya başlarken seçtikleri hikayeler dikkat çekici. Bazıları babasını, bazıları, annesini, bazıları kardeşleri bazıları da sosyal çevre üzerinden yaptıkları kavgalardan başlamışlar metinlerine. Bunları teker teker değerlendirmek de mümkün. Mermi Uygur çocukluğu; özümüz diye bir şey varsa orada tutar, orada oluşur. Yazmayı besleyen tükenmez kaynaktır diye tanımlarken, İlhan Berk; ‘çocukluğum olmadı benim, çocukluğum üstüne bir şey hatırlamıyorum’ der. Çünkü çocukluğu hatırlatan en çok hatırlatan baba’dır ve babam ben doğunca annemden ayrılmış diye yazar hikayesinde.
Dönemin şartlarına baktığımızda ekonomik anlamda fakirlik öne planda. Öyle ki ayakkabıyı 11 - 12 yaşlarında yatılı veya köy enstitülerini kazandıklarında gören bir çok yazar var. Bu yaşa kadar yalınayak dağda bayırda nasıl yaşandığını anlamak istediğinizde ayakların kanları satırlardan akıyor. Osman Şahin; ‘on iki yaşıma değin hiç ayakkabım olmadı. Soğuktan derilerimiz çatlar ağır yara olurdu da iyileşmesi için katran sakızı eritir sürerdik’ diye yazar.
Bu yapının şekillendirdiği bireyin insan eşya ilişkisi de farklı oluyor tabi. Öncelikle sahip olmak çok nadir bir durum olduğundan nadire karşı davranma biçimi de özel. Bunu Adalet Ağaoğlu’nun hikayesinde daha net görüyoruz. Kasabada kimsede olmayan bebeğe sahip olduğunda onu eline alıp, oynamaya kıyamıyor. Bir anlamda dokunamıyor bile, gardolabın üst katına koyup her gün birkaç kez kapağı açarak yerinde mi değil mi diye kontrol ediyor… ve buna benzer bir çok hikaye
Dönem devrimlerin neşvünüma bulduğu zaman. Bazı yazarların cümlelerinde bu durum çok bariz. Köyde sayrı/hasta düşen babam … Şairler ve edebiyatçılar toplumsal idoller aynı zamanda. Bu algının en üst mertebesini Ali Püsküllüoğlu Ataç üzerinden örneklendirir ve, ‘bir tür yazın Tanrısıydı Ataç’ der. Eskiye reddetme temayülleri o kadar yüksek ki en önemli kızma nedeni olabiliyor. Bir konuşmada Ataç’ın ağzından ‘biz yaşlılar kelimesi’ çıkar. Salondakiler; ‘estağfirullah’ dediklerin de Ataç hiddetlenir: ne estağfirullahı, yaşlandık işte’ diye bağırır. Gündelik hayatın sosyo –kültürel ve ideolojik örnekleri kitabın satırlarında… güzel bir kitap, okumakta fayda var ama baskısı yok. Allah’tan kütüphaneler var. Ben de oradan yararlandım zaten… Nevin Meriç 4.10.2011